19 Mart 2011 Cumartesi

How It Ends


Morrisey Let Me Kiss You demeden önceydi. Axe, Chocolate'ını henüz üretmemişti. Ben karşıdan karşıya geçerken kafamı kaldırmazdım. Filmlerin film olduğunu bilirdim. Senaryolar filmler için yazılırdı. Da. Gerçek hayatın senaryolara bile gol attığını gördük, öğrendik, hatta sindirdik.
"İnsan olabilmek bambaşka bir olgu. Şans, cesaret, istek gerektiren bir olgu, özellikle dünyada başka hiçkimse yokmuş gibi yalnız kalabilme cesaretini gerektiren bir olgu..." Cesare Pavese

Dinle_Placebo-I Know

7 Mart 2011 Pazartesi

Şair burada benden bahsediyor.


Ben size bunu okkadar açık söylemişken,

sonsuzluk, bilmiyoruz ki belki de

şefkatli bir şeydir, ne bileceksiniz.

taş karışmıştır dilime de çoktan bağışlayın.


Ağrım geçer, nehirler üstüme akar üstüme

umdumdu. bu dünyada,

bazen benim sanırım

bazen hiçkimsem yok.


uzun uzun, karıştırarak, onu bunu, bilirsiniz

zaman sıkıntılılar için hiç geçmeyen şeydir.


Bana uzak diyarların taşlarını topladığınızda

teşekkür edemedim size bir ara, bağışlayın.

ben o topladığınız tüm taşların baş ağrısıyım.


çok eskimiş bendeki ve bi okkadar katı

uzun uzun oturdum bugün dediğime bakmayın

siz bana yine de güzel bir şey anlatın.


Benim bir kalmışlığım durmuşluğum vardır zaten

bir taş nasıl ağrır bir katılıkta,

bu dünyada isteyip de verememek nedir, benden anlayın.



Birhan Keskin



Sarı saman kağıdına bu şiiri yazdığım akşamı hatırlıyorum. Boğazımdaki düğümü söküp atabilsem karşımdaki duvarda bir delik açabilirdim, ciddiyim. Çok kötü zamanlardı. Paranın daha fazla para olamadığı zamanlar. Ampulün en sarı olduğu zamanlar. Oksijenin tadsız tuzsuz olduğu zamanlar. Şimdi geçti. Ama yine de... Fonda Devics City Lights'ı söylerken bu şiiri okumasaydım, yani hatırlamasaydım.

4 Mart 2011 Cuma

çok koyuyor.

Evimden kovulmak neymiş resmen öğrendim blog.
#blogumadokunma

26 Şubat 2011 Cumartesi

453 km.


Arkadaşlar iyidir. Arkadaşlar bazen öyle iyidir ki, insana seçim şansı tanımazlar. Onlarla aynı şehirde olabilmek-kalabilmek adına, planlarına yön verirsin. Sonra bir bakarsın, hayat sana nanik çekmiş, siktiriboktan bir yere fırlatmış seni.

Yıl 2005. 17'lik ben, Ankara'ya takmışım çengelimi. İstanbul'dan gelmiş olmanın verdiği havalar cakalar olması lazım üstümde, ama yok. Daha ilk andan, ilk göz temasından sonra Ankara'ya içim kaynamış. Saat 9'dan sonra sokak lambalarıyla başbaşa kalmak bile koymamış. Etrafta İstanbullu İzmirli çok. Diileri büzülesi bir çoğunun. Canları sıkıldıkça aradaki 7 fark oyununu oynuyorlar. "Ankara'nın en güzel yönü İstanbul'a dönüşü şekerim hahahaha" Bu sallamasyon zırvayla günü değil bütün felsefik, entellektüel, çok gezmiş çok görmüşlüklerini kurtarmış oluyorlar. Neyse, bu değildi derdim. Derdim şu ki efenim: Ankara beni, İstanbul'un delici, yırtıcı, tüketici kollarına bıraktı. Üstelik tam da Ankara'da bir aile kurmuş ve o ailenin başına geçmişken. Burdan giderken hep arkama bakacağım. Önümde görmek istediğim hiçbir şey yok ve hatta görüceklerimden de çok korkuyorum. İstanbul yalvarırım sen de beni sevme. Çek siktirini. Yalvarırım.

16 Şubat 2011 Çarşamba

Vaporous


İçine atladığım-atıldığım hayatta, sabah uykusundan başka bir düzine yaşanmamışlık biriktireceğim. Mağaza vitrinlerinde camdan yansıyana değil, camın içindekine odaklanacağım bir hayatı ben tercih etmiyorum. Öyle bir hayatla tam olarak ne yapılır, bunu bile bilmiyorum. Şık restoranlarda nasılsın'dan ziyade, ne yersin'i ben tercih etmiyorum. Süslü yemek isimlerinin tam olarak neremi doyuracağını bile bilmiyorum. Yaşayacağım yeni tecrübelerin bedelleri kağıt paralarla sayıldıkça, biliyorum ki en fazla 5 yıl sonra sepya tonunda bir Duygu görecekler, kaç para ederliğimle ilgilenecekler. Masanın üzerindeki West önce Winston olacak, sonra Marlboro. Zehirlenmemin kalitesini temsil edecek. Ayakta alkışlanacağım. Hiç dokunmadığım eller tarafından alkışlanacağım.

11 Şubat 2011 Cuma

Ben Bu Sesi Bir Yerden Hatırlıyorum.


Siz hiç, birine gitmek zorunda olmayı anlattınız mı? Benim, anlatmam için bir 50'liğe ihtiyacım varmış. Ve böylesine ciddi cümleleri, başınız dönerken yazdınız mı? Ben şimdi yazdım. Hadi eyvallah.

6 Şubat 2011 Pazar

Morning Star


Adına "Sabah" dediğimiz zaman diliminin kahvaltıyla ve mutlulukla olan ilişkisi bende kavuşmak olarak vücut buluyor. Kavuşuyorum. Önce "ona", sonra gerçeğe. Sabahlar her zaman anlamlıdır. Her sabah 100 kişiden 48'i yeni kararlar alır, diğer 52'si ise aldığı karardan vazgeçmiş olarak uyanır. Üzerine yatılan her şey, bir yöne doğru hız kazanır. O oraya vardığında, sırada uyanmak vardır.


Zamanın bilmem hangi köşesinde "Keşke sende evin anahtarının olduğunu unutsam. Belki o zaman her sabah gözlerimi açtığımda odanın köşelerinde yüzünü aramazdım. Belki o zaman "gelmiyor" değil, "gelemiyor" olurdun." dediğim adama kapıyı açacağım yarın sabah. Sarılacağım. Öpeceğim. Bu yüzden bazı sabahlar diğerlerinden daha anlamlıdır.
dibinnotu: Gary Moore'un ölebilen bir insan olduğuna inanamıyorum!