19 Mart 2012 Pazartesi

this is the best day to die.


insan yeni bir hayata alışırken yeni birisini doğuruyordu içinde mecburen. şehirlerden geçiyordu, geçerken hayatlara uğruyordu, dokunuyordu, tadıyordu ve terkediyordu. terkediliyordu. Amy'nin de dediği gibi "zaman tünelinin içinde duvarlara çarparak zedelenen, yara alan hayatlardı." hepimizin. ayağımıza basıyorlardı ve kayan ayak her ne haltımsa bizimki oluyordu. ve yine her ne bokumsa, en sağlam kararlar bile sabahına daha hafif kalkıyordu. ve yine her ne zıkkımsa, en sağlam sevgiler bile bir tek kendi özüne dayanıyordu. Times New Roman'la başlayıp italic harflere dönüşen alıntı tadında hayatlara atılıyorduk. bu ağzımıza sıçılmışlığın edebi formuydu. sürünmüyorduk, sürünmeye yazıyorduk. en kötüsü unutuyorduk. geçtiklerimizi, dokunduklarımızı, tattıklarımızı nasıl da unutuyorduk. alkol bahaneydi ama iyiydi. kafa güzel değildi, tiktaklar duyuluyordu sadece. biz özlüyorduk. özlemek bitmeyen fiildi. akmaya meyilliydi. ve bence, şuandan uzaklaşmanın en kolay haliydi. bir kaçıştı özlem. en güzel haliyle bir korkak işiydi. geçmiş görülebilen bir şey olsaydı, üzerinde bir tek özleyenin adının olmadığı bir mezar taşı olurdu.

"uzunca yazalım
bu gece güzel olmasın
çalınmamış bir kapıdan daha hüzünlüsü varsa
o da açılmamış bir kapıdır

elimde kalan tek şey
kalemimdir belki de!"
diyebilen adam bile yazmıyor artık. neyini zorluyorum ki bu bi sikim anlamadığım cumhuriyetin?!

Maybeshewill-In Another Life, When We Are Cats


24 Şubat 2012 Cuma

Tüketim Fetişi


nedense bizim dışımızdaki gerçek hayatlar bize, tv'de izlediklerimizden çok ama çok daha uzak geliyor. Farzı misal, gerçekte bir kadın var. Evli bir kadın. Kocası tarafından aldatılan, böbrek hastası bir kadın. Adamın sevgilisi, kadına böbreğini vermek istediğini söylüyor. Doku örneği falan fistan alınıyor. Durum pozitif. Bizim aldatılan ve hasta kadınımızsa bu nakile razı geliyor ve kumasının böbreğini alıyor. Ameliyattan bir kaç gün sonra aldatılan kadın ve kumasının elele resmiyle gazetelerde görüyoruz, bu haber 3. sayfaları süslüyor. Manşet "Allah kumamdan razı olsun!" Hepimiz okuyoruz. Kendimizi hiçbir tarafın yerine koymaksızın okuyup sayfayı çeviriyoruz. Oysaki Cemile Caroline'i bıçakladığında Twitter'ı nasıl da sallamıştık. Nasıl da feminizmin, kadın gururunun arkasında durmuştuk. Peki kumasına hayır duası okuyan o kadın, her gece yan odada başka bir kadınla uyuyan kocasıyla sırf böbreği hatrına aynı çatı altında nasıl.... nasıl ama ya nasıl? Bir insan böyle bir işkenceye nasıl... nasıl ya?
ve tabi ki "kuma yasal olsun" diyen gerizekalılarla aynı ülkede yaşıyoruz. ayrıca kuma dediğimiz kulağa ve algıya ne kadar iğrenç gelse de, bir insandan bahsediyoruz. hayır bu mevzu da anlamadığım şey, istediğin kadar kuma alabiliyorsan zina tam olarak ne oluyor? söylemeyip gizleyince mi günah oluyor? salak mısın?
Velhasılı gündemler, bizleri alıp ultra soyut ve bir halta yaramayan konuşmalara sürüklüyor. Durumların değerini popülerlikleriyle sınıyoruz. İnsanları da öyle tabi. Ne kadar çok boş çeneyi dolduruyorsa o kadar kafamızı meşgul ediyor. Saçmalaşıyoruz. Aynılaşıyoruz. Kimsenin birbirini dinlemediği ama herkesin bir şeyler söylediği bir mecrada, hayatın gerçeklerini bile yitiriyoruz. Mesela, o İsyeeeaaan değil, isyan. Ve lütfen isyan deyince aklınıza sadece Halil Sezai gelmesin.

Fenomania



Herkesler modayla ilgili bir fikre sahip olur oldu. Nasıl oldu, ne biçim oldu anlamadım. Ben de bu konuyla ilgili tek bir şey, sadece bir şey söyleyip çekileceğim: KATE MOSS!

15 Şubat 2012 Çarşamba

sheer simplicity


uzun ama uzun bir zamandır hep tanıdık huzurların etrafında geçiyor hayatım. bunun konforundan bahsetmeye gerek duymuyorum zira bilen zaten biliyor, bilmeyense koşup duruyordur. her iş çıkışı aynı kokuya koşmaktan bahsediyorum şuan. ya da youtube'u açtığımda ne dinleyeceğimi her daim bilmekten bahsediyorum. ya da güzel cümleler okumak için hangi kitabın altı çizili satırlarına sarılacağımı bilmekten bahsediyorum. ya da 2 film arasında kaldığımda hangisini izlememek daha büyük pişmanlık yaratır bilmekten bahsediyorum. ya da yol ortasında rotasız, plansız, ne yapacağını bilemez kalmışken kimi arayacağımı bilmekten bahsediyorum. seçeneklerin teke inmişliği yalnızlıktan ziyade, farkındalık yaratıyor bende. sanki daha bir sağlam duruyorum olduğum yerde. evet kesinlikle bu. Sağlam. Dik. Kendinden emin. kolay olmadı hiç. hatta şuanki eminlik, onu elde edene kadar çekilen zorluklardan daha mı güçlü pek emin değilim ama bu mukayeseyi hiç düşünmemek çok daha ileride bişey. diyorum ya adı konfor. adı huzur. ve bolca heyecan var dostlar. ilk kez tamamen bana ait bir evim oluyor. eşyalarım oluyor. sevdiğim adamla sarılarak ısınacağımız soğuk gecelerimiz oluyor. yağan karı camda izleyen bir kedimiz oluyor. gelinliğim oluyor. duvağım ve hatta eldivenlerim oluyor. ankara oluyor. yakınlaştıkça etrafımızda büyüyen bir özgürlük oluyor. hiç mi hiç önemsemediğimiz sevgililer günleri oluyor.
"merhamet"i, "hoşgörü"yü, "iyimserliği", "cesaret"i ruhuma santim santim işleyen o adama selam olsun. umarım ben de onun bütün yokluklarını doldurabiliyorumdur.


17 Ocak 2012 Salı

the fall


bir kez daha yürüseydik o kordon dedikleri ultra popüler yolda, bir kez daha. İzmir'de olmak bile moral bozamasaydı. Ankara'da olmamak bile göze batmasaydı. Sen gelmemişsin ben gitmişim kimin umrunda olsaydı falan. Hayat küçücük. Hep birbirine benzer adamlar geçerken uğruyor. Ve hep aynı isyanlar, adaletsizlikler falan. Mutsuzluklara hiç bulaşmıyorum, uzuv gibi canına ot tıkadığım. O mutlu sonların perde kapandıktan sonrası var, hepimiz orda yaşıyoruz. İnsan kendini, en çok istediği şeyin kapısının önündeyken sorguya çekiyor. İnsanın aklı hep kıçında. Yoksa zaten benim burda ne işim var. Benim notificationlarla doyan bir karnım olmadı ki hiç, ben google map'teki eşleşmelerle tanışmadım hiçbir sevdiğimle. Benim burda ne işim var, yoksa?

kafayı yersem bana papatyaları hatırlatsın yeter. ama sanırım O, papatyayla kasımpatıyı karıştırıyordu. kafamı karıştırıyordu. bu içimde konuşan O muydu, ben miydim, beni bitiriyordu. insan bazen kendini, en istemediği durumun yaratıcısı olarak buluyordu. ne uzatıyorum ki boşuna. Derin demiş: Herkesin hayatına girebildiği basit bir adamı oynuyorum. Sonra tüm hesapları zorlaştırıp kalmalarını bekliyorum.

Ane Brun-To let myself go

3 Ocak 2012 Salı

2012'nin Bıyığı Çıksın.


hayatımın beni ilgilendiren kısmının ilk günlerini yaşıyorum. velhasılı 2012 bana güzel. 2011 ise nelere katlanamadığımı, neleri hazmedemediğimi, bir daha asla yaşamak istemediklerimi bana etime işlercesine öğretti. onun da canı sağolsun derdim ama şükürler olsun geberdi gitti. ama ben 2011'i daha çok winehouse'un bir daha dönmemek üzere gidişiyle hatırlayacağım. bunun dışında daha hazin vedalar da yaşadım elbet. ölümle eşdeğer. "varmış ama aslında yokmuş" durumunun boktanlığına battım. insanlarıma haksızlık ettim belki ama, yokluğumun dayanılmaz hafifliğinde ne de güzel savrulabildiklerini gördüm. bi daha da o tarafa hiç bakmadım. şimdi istesem de bakamam, yüzümün en geniş açısı bile onları kapsamıyor. bir de "artık benden geçmiş." adlı bir türkü dilimde. etrafımda sigarayı bırakan insan sayısının durmadan artmasıyla olgunlaşma dönemimi en kaba hatlarıyla tamamladığımı anlıyorum. 2012'de yapmam gereken zilyon tane iş var. ama asla 2011'deki kadar yorulmayacağım.
belki çok kelalaka, belki çok sosyal içerikli olacak ama umrumda değil. ülkeme bolca zihniyet, milletime bolca merhamet, karşı cinsime ise bolca empati diliyorum. keşke'lerin günde 75321556 kat arttığı zamanlar hiçbir zaman geride kalmayacak ama, "vatan sağolsun" "namus" "bunların hepsi abd'nin oyunu" ilüzyonlarından kurtulup 3 hamlede çağımıza yetişmemizi arzuluyorum. hepinize 2012'de ömrünüze kalıcı olarak girecek güzellikler diliyorum. Ben Duygu S. size dinginliğin bağrından bildiriyorum.

26 Kasım 2011 Cumartesi

Düş.Eş.


Ne güzeldin giderken kanım can parçam benim
İçimdeki kuş tünek değiştirdi
Yüreği durmadan dönecek misin?

Feridun Düzağaç-ÖZLEDİM.