5 Nisan 2013 Cuma

Okuyom ben yaa:(

Son günlerde evdeki vaktimi elimden geldiğince kaliteli kullanmaya çalışıyorum. Eğer bir işim varsa hiçbir şeyle oyalanmadan işten gelir gelmez o işe girişiyorum. Bitirdiğimde de ya hemen bir film, dizi başına geçiyoruz, ya da kitabımı elime alıyorum. Şimdi diyeceksiniz ki, film dizi izlemek ne kadar kaliteli bir faaliyet? Türk TV dizisi değil bunlar bacım. Game of Thrones başlamış mesela. Daha ilk bölümünü izleyememişim, bilen anlar şimdi beni. Bak bir titreme geldi. Neyse.
Öncelikle kitap okumaya başlama kararı aldığım 2012 yılının Aralık (sanırım) ayından beri bitirmeyi başardığım kitaplar şöyle: Suskunlar (nihayet!), Çavdar Tarlasında Çocuklar (bahsedeceğim birazdan), ve THE Mülksüzler. Bir kaç tane kişisel gelişim kitabı da bitirdim ama genelde finansal şeyler olduğu için buranın entellektüel havasını bozar diye şeyetmiyorum şimdi.

Suskunlar
İyi baya. Tabi bitireli çok oldu bir de bir kitabı 2 seneye yayarak okuyunca insanın dili şişiyor resmen. Karakterlerin zilyon tane olduğunu ve herbirinin birbirinden tuhaf, hiç duyulmamış isimleri olduğunu da düşünürsek yorum yapmam mucize olur bence ehehehe. Ama sürükleyici bir kitap. İhsan Oktay Anar günümüz Türk edebiyatının en iyi yazarlarından biri. Severek takip ediyorum zira, felsefe, tarih, siyaset, fantastik olayları tek bir kitapta içiçe geçirebiliyor ve hiç garipsemiyorsun okurken. Dili çok akıcı, hem de kitaplarının yarısı Osmanlıca. Buna rağmen dili akıcı, var sen düşün:)

Çavdar Tarlasında Çocuklar
Şimdi nolur beni yargılamayın. Çünkü ben bu kitaptan ne anlamam gerektiğini hiç ama hiç anlamadım. Yani bir kitap bu kadar övülüp, klasikleştirilince insan ister istemez okuduktan sonra bambaşka bir insan olacağını falan düşünüyor tabi. Bunu da geçtim ama kuzum bu kitap tam olarak ne anlatıyor allasen? Ben mi çok odunum anlamıyorum, yoksa içinde azıcık "delilik", "intihar", "ergenlik", "aykırılık" geçiyor diye bir kitap hemen kült haline mi geliyor açıkcası hiç bilemedim. Ha şimdi patladı, ha patlayacak derken bir baktım kitap bitmiş. Otur sıfır.

THE Mülksüzler
Başındaki The'yı ben kendim koydum. Mükemmellik sıfatı gibi bir şey işte. Çünkü mükemmel. Bu kitabı okumadan önce Alternatif adil dünya yaratma konulu kitaplardan bir tek Cesur Yeni Dünya'yı okumuştum (Aldous Huxley) ve "ayy müthiiş mutlaka okumalısııın" diye geziniyordum. Asıl bu müthiş, asıl bunu oku okuyucu. Çünkü bunda bir felsefe, bunda bir ideal, bunda bir olması gereken vicdan sahipliği, bunda bir karşılaştırma, bunda bir vicdanlar savaşı var. Bu kitap çok başka. Başlangıçta kafada oturtmak benim adıma biraz zor olsa da, 200. sayfadan sonra (allahtan kitap bitmeden anlamışım) nefes nefese akıyor. Su gibi içmek istiyor insan. Buralarda bulamadığı o adil sisteme dalıp bir daha çıkmamak istiyor. Girmek mümkün, kalmak namümkün.

Bir de elimde ordan oraya sürüklenen zavalllı Emma (Jane Austen) var. Neyse yarısı bitti. Bitsin diye baya kasıcam. Yeter ki bitsin. Okunacaklar listem aşırı kabarık. Bir de bu mevzuya maymun iştahlılığımı katarsak etrafımdaki okunmamış kitaplar yığınını varın siz düşünün. Şimdilik Nisan ayı için kendime iki kitap hedefi koydum. Biri Yakın (Oruç Aruoba bu adama bayılıyorum.) diğeri ise Newyork Üçlemesi (Paul Auster'ın okuyacağım ilk kitabı olacak. Açıkcası ben bu adamı pek sallamıyordum, bana çok popüler kültür temsilcisi gibi geliyordu. Ama Türk gazetecilerinin yargılanma sürecindeki atarından sonra takibime aldım.). He bir de Emma'nın kalan yarısı var tabi:(( Bak şimdiden hiç yokmuş gibi davranıyorum, ölücem:((

27 Mart 2013 Çarşamba

Never mind my name.

Işıkların hep aynı saatte kapanmasından anlıyorum yeni bir çağın başladığını. Perdeler hep aynı saatte açılıyor, gün hep aynı rutinlerle başlıyor. Hep aynı rutinleri müjdeleyen yepyeni bir çağ başlıyor. Rahatın çağı. "Hoşgeldin"lerin "Güle Güle"lerin çağı. En büyük telaşın evde yemek olmaması ve benzeri. İnsanın hep istediği şeye ayağının takılması.
Bu akşam eve gitmeden bir Kızılay'a uğrayayım, bir kaç film alayım. Rüzgarın şeker pembesi estiği ayın arifesinin tadını çıkarayım yarım saat kadar. Bu akşam hiç pişirmediğim bir yemeği pişireyim. İlk kez bu akşam "Yarın sabah erken kalkmalıyım" telaşına düşmeyeyim. Saatin kaç olduğunu bilmeden uyuyakalayım bu akşam. Yeni çağın şerefine bir miktar ağlayayım bu akşam. Bu akşam yönetmenden bu şarkıyı isteyeyim:


20 Mart 2013 Çarşamba

.

Ve bir gün, bütün bu zorla anlamlandırdıklarımdan sıyrılıp, gerçekten anlamlı bir şeylerden bahsedeceğim. (Ama kime göre anlamlı? Bak şimdiden kafam karıştı allaaam:((() Söz vermiyorum ama. Hadi eyvallah.

28 Şubat 2013 Perşembe

Girls


Geçtiğimiz Cumartesi evimize internetin geri dönüş yapmasıyla birlikte sevdiğim blogger'ların iştahla bahsettiği Girls'ü indirdim. Başına bir oturdum bir daha kalkamadım. En son Cafe Prince (2007 Kore yapımı) beni bu kadar etkilemişti sanırım. Bildiğimiz şehir hayatını ve cinselliği anlatan diğer dizilerden çok farklıymış falan, ben orasını pek bilemiyorum çünkü daha önce bu klasmanda herhangi bir diziyi takip etmemiştim. Ama Girls kızlarının hayata karşı tatminsizlikleri beni ekran başında inanılmaz tatmin ediyor. Çok eğleniyorum. Hannah'ın takıntıları olsun, Marnie'nin arayışlarında kaybolması olsun (ne aradığını bildiğinden de pek emin değilim. Aslında en gıcık olduğum karakter bu olabilir. Hatta evet kesinlikle Marnie'den hiç hoşlanmıyorum), Jessa'nın kafasının güzelliği olsun, Shoshanna'nın adı ve über hızlı konuşması olsun bayılıyorum. Ama benim bu dizide çıktığı sahnelerde pür dikkat olduğum tek bir isim var. ADAM. ADAM SACKLER. Başlangıçta bildiğimiz oblomovla moron arasında bir tip gibi görünürken birden Hannah'la olan ilişkisine isim koyduktan sonra bütün karakterlerden daha samimi birine dönüşüvermesi beni çok etkiledi. 1. sezon (sanırım) 7. bölüm Adam yüzünden en sevdiğim bölüm oldu. Spoiler vermek istedim ama konuşmayı hatırlayamadığım için veremedim, ama 1. sezon 7. bölümün sonunu izlerken beni hatırlayın:p

İkinci sezonda Hannah'ın bir anda bambaşka bir insan olarak karşımıza çıkması (hayır zayıflamamış, davranış şekli değişmiş) beni biraz dumur etti. Sanki ağzımın tadı bozulmuş gibi hissettim ama her bölüme duyduğum merakta bir azalma yok. Ayrıca hala Adamcıyım. Hannah Adam'a acımasızca davrandıkça resmen benim kalbim kırılıyor. (Bu arada çok mu spoiler veriyorum?) Neyse işte, dizi beni kendine çok değişik bir duygusal bağ ile bağladı. Hiç bahsedilmeyen mesajlar farkediyorum mesela arada. Sanki o mesajı bir tek ben anlamışım gibi kendimi özel hissediyorum falan. Ne saçma ama çok eğlenceli.

İkinci sezonla birlikte Lena Dunham (dizinin baş karakteri, yönetmeni, senaristi vb.) bazı bölümlerin hikayesini başkalarına yazdırmaya başladı ki bu hemen farkediliyor. Yönetmenlik koltuğunu da bir başkasına devretti ama bu bence çok büyük bir fark göstermedi. Lena'dan ricam, her bölümün hikayesini kendisi yazmaya devam etsin. Öylesi çok daha güzel.

Burdan Lena Dunham'ı kendine güvenen yerlerinden öpüyorum.

23 Ocak 2013 Çarşamba

Giderli Şarkılar by DJ Nane Betty

Bolca tepinmeli şarkılarım da oldu: The Black Heart Procession- It's A Crime I Never Told About the Diamonds in Your Eyes


Racon kesmeli şarkılarım da oldu: Cake- Short Skirt Long Jacket


Bütün özlemlerimi önümde su gibi dalgalandıran şarkılarım da oldu: Yann Tiersen & Elizabeth Fraser- Mary

Bisikletimin pedalına hararet katan şarkılarım da oldu: Yann Tiersen & Elizabeth Fraser- Kala


O anı durdurmak istediğim şarkılarım oldu: Devotchka- Till the End of Time

Sonsuza dek kalabileceğim anlarımın şarkıları oldu: Nouvella Vogue- In Manner of Speaking


Ama hiç biri bir bu değil:



31 Aralık 2012 Pazartesi

Cliché

İnişler-çıkışlar, yerin dibine girip ordan arşa fırlayışlar, gömüldüğü yerden daha yeşil başlayışlar... Bana her daim yaşanası geldi bunlar. Ama 2012 sağolsun başımı hiç eğmedi. 2012'de yaşadığım her sıkıntının bir mazisi olduğu için faturayı ona kesmiyorum. Olacağı varmış napalım. Ama kusursuz mutluluk cümleleri de çok yavşak geliyor, itiraf etmeliyim. "ooo la la la hayat bize güzel. yiyoz içiyoz geziyoz. her şeyimiz ne kadar mükemmel o lalalalal. hayatım cebine kusabilir miyim?!+%&/" Ama işte Instagram denilen şukelatalı lanete bulaştığımdan beri o cimcimeler alemine daldım. Çıkamıyorum. ÇOK GÜZEL YAA.
2013'den beklentim, daha ayağı yere basan kararlar almak ve hayata geçirmek için ne gerekiyorsa yapmak. O güç içimde derin bir yerlerde saklanıyor, hissediyorum. Ve bolca huzur, dinginlik, sindirmişlik. Her şeyi koşmadan sakin adımlarla sindire sindire yapabilmeyi umut ediyorum. Ve unutamayacağım bir seyahate çıkmayı istiyorum. Barcelona olur, Floransa olur, tiril tiril elbiselerle yürüyebileceğim daha önce görmediğim her yer olur.


Sayın Tanrı, 2013'ün soundtracki bu olursa eğer... Teşekkürler.

10 Aralık 2012 Pazartesi

Miss'in hem Özlemek hem de Kaçırmak Anlamlarına Gelmesi Durumu.

Sabahtan beridir şu blogu okuyorum. Özenmekten bir hal oldum. Ne güzel okuyor insanlar arkadaş. Bense İhsan Oktay Anar'ın Suskunlar'ını neredeyse 2 senedir gözümün önünde TAŞIYORUM. Resmen anlamamakta inat ettiğim o sadece tuvalete girdiğinde kitap okuyan insan kitlesinden olsaydım bu kitap şimdiye on kere biterdi. Boş zamanlarımı ne yapıp edip ıvır zıvır işlerle dolduruyorum ve ardından dinlenmek için oturduğumda hemen bir dizi açıyorum. Dinlenme sürem doluyor ve fakat dizi bitmiyor. Dizi bitince de uyuyayım bari diyorum.
Euphric Blog'u okudukça ofisin çekmecesinde gıcır gıcır bekleyen Mülksüzler'e kafadan dalasım geliyor. sonra da "ya ben okurken kapıdan bir Başkan/Başkan Yardımcısı girerse" diyip tırsıp blogu okumaya devam ediyorum. Baba evindeki can sıkıntısı şuanki evime kocaman bir kütüphane kazandırdı ama öylece duruyor. Son 1 senedir neredeyse HİÇ okumadım. HİÇ.
Blogda rastladığım bir alıntıyı paylaşmak istiyordum aslında. İtiraf.com gibi oldu, ne biçim oldu.

Sinek Isırıklarının Müellifi / Barış Bıçakçı

İstanbul ile Ankara karşılaştırması yaptı. İstanbul'a giden herkes dönüşte böyle bir kıyaslama getirir, lokum gibi ya da pişmaniye, saray helvası, Bolçi. "İstanbul'da insanların tek amacı İstanbul'un tadını çıkarmak gibi görünüyor. Avına dişlerini geçirmeye çalışan yırtıcı hayvanlara benziyorlar. Ankara'ya istesen bile dişlerini geçiremezsin, bir sürü üst geçit var." Metin ile birlikte bu şakaya güldüler. Kapatırken Cemil şöyle dedi: "İstanbul'da gün boyu dolaşırken dünyanın haline üzüldüm. Ankara'da insan sadece Ankara'nın haline üzülüyor."

Barış Bıçakçı uzuuuuun zamandır okumak istediğim bir yazar. "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" filminin konusunu okuduğumda çok etkilenmiştim ama hala ne filmi izleyebildim, ne de kitabı okuyabildim. Üstteki alıntı beni Ankara'da ısınan yeerlerimden İstanbul'u özleyen yerlerimden, bütün anılarımdan, eksikliklerimden vurdu. Nedense hiç bilmiyorum. zerre fikrim yok ama bana Begüm'ü hatırlattı. Begüm'ü cidden çok ama çok özledim. Bir Ankara-İstanbul karşılaştırmasında hep aklıma Begüm geliyor. Sanırım onu İstanbul'dan koparamadığım Ankara'yı sevdiremediğim için böyle oluyor.
Yani, en kısa zamanda Barış Bıçakçı külliyatına başlayacağım ve en beğendiğim kitabını Begüm'e göndereceğim. Bu da tesellim olsun.
Kings of Convenience ft. Feist- Build up o zaman.