5 Mart 2014 Çarşamba

Okudukça Büyür İnsan.

Bugünler çok ahval ve şerait içinde günler. Gün geçmiyor ki akli melekelerimizden birini daha evrendeki kara deliklere kurban etmeyelim. Doğru ile yanlışı ayırt edemeyecek ehliyette kişilerce yönetilen (!) ülkeme acil şifalar dileyerek, tapelerden, capslerden ve twitter'dan kendimi alabildiğim zamanlarda okuduğum kitapları paylaşmak istiyorum sizinle. Onlar sıfırlayadursun, bana hiçbir bağnaz paylaşmaktan daha büyük bir zenginliğin olduğunu kanıtlayamaz. Nokta.
Gölgesizler


Hasan Ali Toptaş benim için Sonsuzluğa Nokta adlı kitabıyla bir usta halini almıştı. Ayrıca Sonsuzluğa Nokta kitabının da benim ilk okuduğum kitabı olduğunu belirtmekte fayda var. Gölgesizler ise yazarın okuduğum ikinci kitabı ve ne yazık ki bir Sonsuzluğa Nokta değil benim için. Belki de çok beklenti içine girerek okudum, kafamda çok abartmıştım kitabı ama anlamakta da bir hayli zorlandığımı itiraf etmeliyim. Ardından kafamdaki eksik noktaları doldursun diye filmini izledim. Filmi bana daha anlaşılabilir geldi, ancak yine de mevzu eninde sonunda hiçliğe dayandığı için ve ben de hayal edemediği bir şeyi genelde tam olarak anlayamayan bir insan olduğum için yine eksik yine eksik.. Ancak yazarın yazarlığına diyecek söz yok. Tabii ki hayalgücüne de. Manevi diyarlarda, bilinçaltlarında, paralel evrenlerde, hayal eksenlerinde sürüklenmeyi sevenler varsa çok beğenecektir eminim. Ama bana göre değildi. Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, bu gerçekten zor bir kitap. Kitabı senaryolaştırarak beyaz perdeye taşıyan Ümit Ünal'ı takdir etmek gerek, çok zor bir işin altından büyük bir başarıyla kalkmış.

Şibumi

Evet ne söylesem eksik kalacak bir kitapla karşı karşıyayız. Öncelikle Trevanian'ın aşırı karizmatik bir yazar olduğunu düşünüyorum. Bir kere çok gizemli. Takma isimle yazılar yazmış, kimliğini bilen kimseler yok derken öldükten sonra kimliği ortaya çıkıyor. Sadece bu da değil, bir insan bunca değişik konu hakkında nasıl bunca detay bilgiye sahip olabilir olacak iş değil. Şibumi 26 yıllık hayatımda okuduğum en iyi kitaplardan biri. Buradan kitap ağacı ailesine bana Trevanian'la tanışma fırsatı sunduğu için teşekkür ediyorum. Kitapağacı Aralık ayı için bu kitabı seçmişti, ki ben ne yazarın ne de kitabın o güne kadar adını bile duymamıştım. Önümüzdeki yıllarda da dönüp dönüp okuyacağım bir kitap olacak. Çünkü ben bu kitabın sadece bir roman olduğunu düşünmüyorum, yazar kitabın baş karakteri Nicholai Hel üzerinden bize kişisel bir çok fikrini de veriyor. Nicholai Hel ultra entellektüel Trevanan'ın elinde insanüstü bir karakter olup çıkıyor. Spiritüel olsun dünyevi olsun her alemin önde gelen abilerinden olan Nicholai Hel'i okumanızı tavsiye ederim.

Peri Gazozu
Kitap Okumak İster Misin'den aldığım bir kitap daha. Bu kitap benim için beklentileri düşük tutup, içinden ne çıkacağı konusunda gram fikrin olmadığında ne kadar şaşırabileceğinin bir kanıtı. Peri Gazozu ve Ercan Kesal beni çok etkiledi. Edebi bir çalışma olarak değil, bir yaşam öyküsü olarak bakıldığında çok içten ve yürek parçalayan bölümlerle karşılaştım. Kah boş duvara uzun uzun bakarak, kah kendi kendime gülerek kitabı adeta yaşadım. Ercan Kesal vakti zamanında hayatını doktorluk yaparak kazanırken başına gelenleri kendi insiyatifini katarak anlatmış. Yani içinde isyan da var, teslimiyet de, gözyaşı da, hasret de, şükür de. Bir ömre sığabilmesi mucize olan her şey var. Tavsiye ederim.

Körlük

Kitap klasik bir şekilde herkesin bir anda kör olmasıyla başlıyor. İnsan ahlakının çürümüşlüğünü ve hayvani güdülerinin önüne geçmek için artık bir neden kalmadığında işin nerelere varabileceğini anlatıyor kitap. "Kalanı da karanlık olunca çıkarırız babacığım" cümlesinin uzuuun bir açıklamasını bu kiabımızda okuyabilirsiniz. Şaka bir yana görmek fiilinin olmadığı yerde mahremiyetin de, utanmanın da nasıl son bulduğunu içiniz darala darala tecrübe ediyorsunuz. Saramago anladığım kadarıyla paragraf başı olayına baya karşı. Konuşmaları cümle içinde bir tırnak yada konuşma çizgisi kullanmadan anlatıyor ve okuyucu da cümlenin hangi karaktere ait olduğunu kendisi bulmak zorunda kalıyor. Başta biraz zorlasa da okudukça alışılıyor. Ayrıca şunu da belirtmeliyim ki, görme duyusu olmayınca fiziksel güzelliğin de beş para etmeyişi bir şekilde konu olarak işlenmiş. Keşke tekrar görmeye başladıktan sonra yaşlı amcaya aşık olan genç kızımızın reaksiyonunu bilebilseydik. Ben çok merak etmiştim çünkü. Kitabın filmini de izledim. Ama hiç tatmin olmadım. Kitabın güzelliği karşında film çok sönük ve basit kalmış. Oyuncu seçimi de hiç başarılı değildi. Kitabı tavsiye ederim.

Sırça Köşk

Sabahattin Ali kendimi saygı duymaktan alıkoyamadığım bir çok şükür ki Türk yazarı. Ve Türkiye'de doğmuş olmasının bedelini de kanının son damlasına kadar ödemiş bir yazar. Yaşamasına izin verilseydi kimbilir daha neler neler yazacak, bizleri ne kadar mutlu edecekti. Belki Nobel Edebiyat Ödülü bile alabilirdi. Sırça Köşk bugüne kadar okuduğum en başarılı hikaye kitaplarından oldu. Kürk Mantolu Madonna'dan çok daha etkileyici buldum ben. Dokundurmalar, siyasi görüşünü altan alta vermeler oldum olası sevdiğim bir tarz olmuştur zaten. Yazar sağolsun bu konuda elini hiç korkak alıştırmamış. En acısı da "yok artık" dedirten öykülerin memleketimizde her an yaşanıyor olması. Mutlaka okuyun. Mutlaka okutun. Kitaptaki her öykü rüyalarımıza girerek bizi ter içinde uyandırmaya aday.

Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik

Adını görünce okumak için meraktan kıvrandığım bir kitaptı. Öykü kitabı olduğunu bile bilmiyordum. Alice Munro'nun 2013 Nobel Edebiyat ödülü aldığını bile bilmiyordum. Kitap ağacı ailesinin Şubat ayı için oylamaya sunduğu kitaplardan biriydi. Sırça Köşk seçildi ama ben ikisini de okudum :) Kitabı okuduğunuzda yazarın neden Nobel ödülü aldığını şıp diye anlıyorsunuz. Dili inanılmaz sade ve akıcı. Trajediden kıvranan hikayeleri bu kadar sade bir dille aktarabilen yazarlar beni büyülüyor. Öyle ki kullanılan dil sanki olayları sıradanlaştırıyor, herkesin başına gelebileceğine okuyucuyu inandırıyor ve aslında aynen öyle. Ölüm, aşk, ihanet, aldatma/aldatılma, yalnızlık herkesin başına gelebilecek vakalar. Ben Alice Munro'nun öykücülüğüne, yazarlığına, görüşüne hayran kaldım. Su gibi içtim bu kitabı. Her öyküsü bende iflah olmaz bir farkındalık yarattı. Hiçbir hikaye için bir diğerinden daha etkileyici diyemem hepsi aynı şiddetle vurdu geçti. Okuyun. Sindire sindire okuyun.  

18 Şubat 2014 Salı

SoundHound

Soundhound bence bir akıllı telefonun başına gelebilecek en güzel şey. Bu uygulamayı kim yazdıysa ellerinden öpüyorum kendisini. Ortaokul ve lise yıllarımı hatırlıyorum da, ne heyecan ne azimdi o radyonun başına oturup işaret parmağı kırmızı REC tuşunun üstünde saatler geçirmek. Şarkıların birbirinin üstüne binmesi, bazen DJ'in sesinin şarkının ortasında bir anda hortlaması. Ne biçim günlermiş. Şimdi öyle mi?! Bir mekanda ilk kez duyduğun bir sesin peşine mi takıldın, soundhound'u aç hemen sana adresi versin. Günde beş vakit istediğin kadar git gel artık. Yaşasın sanat dostu teknoloji.

Dinle: Editors- Sugar

27 Ocak 2014 Pazartesi

Sinek Isırıklarının Müellifi

Barış Bıçakçı'nın okuduğum ikinci kitabı. Kitap Okumak İster Misin'in sitesinde görür görmez hemen istediğim ve geri gönderirken tarifsiz acılar içinde pişmanlıkla kıvrandığım "ama olsun kendime alır bir daha okur, bir daha tüm satırların altını çizerim." dediğim muhteşem bir kitap. Evet neredeyse tüm satırların altını çizdim. Barış Bıçakçı bana kalırsa yazarlara bile yazarlık öğretebilecek, yazmayı seven her okur için cenneti vaad edebilecek bir usta. Ankara'da Ankara'yı severek yaşayan bir İstanbullu olarak bu açıklanamayan sevgime ortak bulmak da benim için cabası.  Yazar Ankara'nın yollarından, şehrin dışında yükselen toplu konutlarından, bildiğim semtlerinden bahsederken kendimi daha da kitabın içinde hissediyorum. Lütfen mümkünse Barış Bıçakçı hep Ankaralı kalsın ve hep Ankara'yı anlatsın. Çünkü onda da tıpkı Ankara'da olduğu gibi bas bas bağırılmasına gerek duyulmayan bir estetik anlayışı, destekçiye ihtiyacı olmayan bir beğeni duygusu var. Neyse o işte.
Sinek Isırıklarının Müellifi bana kendimi bir film karesinin içinde -renk tonu biraz grimsi olan bir film- dünyanın en huzurlu yerinde, dünyanın en huzursuz kafasını taşıyan bir başrol oyuncusu gibi hissettirdi. Huzursuzluğundan garip bir zevk alan, her an bir arayış içinde, şarkılardan cümlelerden bir an görünüp kaybolan bakışlardan bile medet uman bir karakter oldum kitabın içinde. Aradığımı fazlasıyla buldum. İstemediğim kadar çok vuruldum cümlelere. Adı konulmamış gerçekleri Bıçakçı, balyozuyla kafama indirdi. Beni mest etti.

Dinle: Victor Deme- Djon'Maya

18 Ocak 2014 Cumartesi

25. Saat

Kocacığım sen bu yazıyı okurken artık her şey için çok geç olacak. Çünkü şu anda tembel bekar yemeğimi yiyorum ve bittikten sonra biramın yanında yazmaya devam ederken bir de sigara yakacağım. Nihahahaha.(şey bunun neresi değişik demeyin, yaklaşık 2 yıldır kah balkonda kah mutfakta aspiratör gürültüsünün altında sigara tiryakiliğimi devam ettiriyorum, şu an çölde serap gören bir bedevi edasındayım.) 
bugün cumartesi olduğuna göre yarın yine pazar ve sonra yine lanet başlangıçlar. pazartesinin bir yerlerimizden çalışını, bir yerlerimize hiç istemediğimiz şeyler koyuşunu izlediğimiz lanet günler. aslında cuma gecesini tutmayı bir becersem, gerisi bir anda aydınlanacak biliyorum. ama zaman benden öncesi ve sonrasıyla öyle bir hızla akıyor ki, 3 milyar bilmem kaç yıl küsür bir hız var içinde. nasıl tutayım allah aşkına?!
arkadaşlar uğramasa olmazdı da, onlar yardım ediyor cuma ile pazartesi arasını diğerlerinden ayırmaya. bir de sabahlar var tabii. sabah uykusu aşkım. oyumu her zaman gece yaşamaktan yana kullandım. sonra bir gün üzerime çok uyuyunca çöreklenen bir vicdan azabı çöktü. nereden geldiğini anlayamadığım bir yakalama isteği. Miskin'in gidişiyle çözdüğüm bir sır oldu bu. daha kimbilir ne gidişlerle neler çöreklenecek üzerime. neleri neleri çözeceğim allah korusun.
sonra birden geceleri ve günleri birbirinden satırlarla ayırma isteği geldi. geldi ve çok şükür gitmedi. hala bedenimde besleyen bir bakteri gibi dolanır durur. satırlar dudaklarımdan akarken dedim parmaklarım bu kadar işlevsiz kalmayı hiç haketmiyor. haketmiyor tamam da sevgili daktilomla birbirimize F klavye ile Q klavye kadar uzağız. kendime güceniyorum. bir günün 24 saat olması bana hiç yaramıyor. insan 24 saatte işe mi gitsin, hayal mi kursun, geceleri yaşamayı mı seçsin, sabah uykusuna aşık mı olsun, F klavyeyi mi çözsün, flüt mü öğrensin, başka hayalleri okuyup kitaplığına mı sığmasın, arkadaşlarıyla sohbet mi etsin, misafir mi ağırlasın, kayıplarına mı üzülsün, ütü mü yapsın, yemek mi yapsın, evi mi temizlesin, kafayı mı bulsun, aşk mı yapsın, derdini mi anlatsın, planlar mı yapsın, ne yapsın insan 24 saatte?

Huzur isyandaysa allahım neden bir günü 24 saat yaptın? sana nasıl yetiyor? diyeceksin ki sigarayı bırak ömrün uzasın. ben de bu lafın üzerine en fazla bir sigara yakarım. ne yapayım verecek cevabım yok.

Dinle:
Alexander- Trurth

25 Aralık 2013 Çarşamba

Okuyom Ben Yaaa 2

Okuyorum diyordum ya, kanıtlarıyla geldim bu kez. Bundan 5 ay önce okumadığım kitapları ayrı bir rafa dizip saymıştım ve kendime söz vermiştim. "Bunlar bitmeden kitap alınmayacak!"diye, o zaman saydığımda 22 okunacak kitap vardı, ancak o günden bu yana 12 kitap okumuş olmama rağmen şuanda elimde okunmayı bekleyen 34 kitap var. O yüzden matematik biliminin açıklayamayacağı bu sırra artık ben de kafa yormuyorum, okuyorum allah okuyorum. Kısa kısa özetlersem:

Açlık Oyunları Üçlemesi
Kitap Okumak İster Misin'le tanışır tanışmaz istediğim ik kitap Açlık Oyunları oldu. Başta fantastik bir kurgu olduğunu düşünüp çok ilgilenmemiştim. Ancak zevkine güvendiğim insanlardan "bir günde bitirdim", "aklımdan çıkmıyor" gibi yorumlar duyunca dayanamadım. Kitap okumak ister misin sağolsun bana üçünü birden gönderdi ve yaz tatili için gittiğimiz Kaş'ta su gibi içtim bu üçlüyü. Açlık Oyunları benim hayatımda okuduğum ilk üçleme. Ancak kurgusu okuyucuyu öyle içine çekip hapsediyor ki sahiden de kitabı okumadığınız dakikalarda sürekli onu düşünüyorsunuz. Collins'in hayalgücü olağanüstü. Konunun etiksel ve özgürlük konusundaki günümüz dünyasına benzerlikleri de çok vurucu olmuş. Sıradan bir kurgu romanı diye düşünüp es geçilmemeli.

Sofie'nin Dünyası


Sofie'nin Dünyası Kaş'tan hem hatıra amacıyla aldığım hem de merak ettiğim bir kitaptı. Merak etmekte haklıymışım, zira bu tür bir kitaba rastlamak o kadar kolay değil. Sadece felsefe tarihini işleyen bir kitabın dünya üzerinde bu kadar popüler olması da şaşırtıcı. Gaarder felsefenin doğuşundan günümüze kadar tüm önemli filozofları teorileriyle birlikte akıcı bir şekilde işlemiş. Felsefe hakkında hiçbir fikri olmayanları doyuma ulaştırabilecek, fikri ve bilgisi olanları ise tatmin etmeyecek bir kitap çıkarmış. Yani felsefeye yeni başlayanlar için bir giriş yada genel bilgi kitabı diyebiliriz. Sanırım bu yapısından dolayı kitabı okumadan önce edindiğim "çocuk kitabı" duyumları da bundan kaynaklanıyor olsa gerek. Ben başarılı buldum.

Ve Dağlar Yankılandı


Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş'ten sonra bu kitabıyla Khaled Hosseini bana resmen "Ben Amerika'da yaşıyorum, tabii ki Afganistan'ın acısını eninde sonunda Amerikalılaştıracaktım." diye bas bas bağırdı. Zaten Afganistan'ın adının geçtiği bir yerde Amerika'nın da adını duymamak neredeyse imkansız. Halid Hüseyin bu kitabında Afganistan iç savaşının yıktığı, kökünden değiştirdiği, buluşturduğu hayatları anlatmış. Dili gayet güzel. Okuması kolay. Ama ben çok samimi bulmadım. Kitapta karakterlerden biri ile yazarın kendini ve duygularını anlattığını hissettim. Kitap ağacı Ekim kitabımızdı kendisi. Benim de kitapagaci (instagramda bu şekilde aratırsanız takip edebilirsiniz) ile okuduğum ilk kitabımdı.

Utanç


Utanç okuduğum 2. Coetzee romanı. İsmi kulislerde saygı ve takdirle anıldığından uzun süre sahaflarda aradım bu kitabı ve sonunda Ankara Kızılay'daki Adilhan'da buldum kendisini. Bu kitap sadece okunan bir kitap değil. Aynı zamanda hissedilen bir kitap. Öyle ki ne baş karakter Lurie'ye ne de kızına hiç mi hiç anlam veremedim. Onlar da kendi aralarında birbirlerine anlam veremediler. Böyle enteresan değişik bir hissiyat yaratıyor insanda. Kitabın ismi Utanç, ancak benim bildiğim bir Utanç değil bu. Ben utandığımda Lurie gibi hissetmiyorum, davranmıyorum çünkü. Kitabı okurken kendimi sorguladığımı, ben olsaydım ne yapardım dediğimi, anlam veremezken sinirlendiğimi, Lurie ile kızı birbirlerine gayet normal tavsiyeler verirken kendi hayatlarında tutarsızlaştıklarında afalladığımı farkettim. Evet kitabı sevdim. Unutulacak bir kitap değil çünkü Utanç. Hiçbir şey hatırlamasam bile, hissi kalacak. Coetzee de yazdığı kitaplar gibi sadece yazan, sadece dili kullanan bir yazar değil. İçindeki karmaşa ve sorgulamayı okuyucuya aktaran, okuyucuyu darmadağın eden bir yazar.

Semaver


Okuduğum ilk Sait Faik kitabı. Öykü okuma konusunda çok tecrübeli değilim, ancak Sait Faik okumakta bu kadar geciktiğim için çok üzüldüm. Yazar öykülerine karakterlerin en can alıcı özelliklerini, sevdiği mekanların en güzel taraflarını nakış gibi sanatla işlemiş. Bence Sait Faik sadece bir öykü yazarı olarak değil, şair olarak da anılmalı. Çünkü her noktasından sonra cümlelerini alt alta yazsak en güzelinden şiirlere dönüşüverir hikayeleri. Bu kitabında en sevdiğim öyküsü Semaver oldu. Şimdi bile hatırlayınca ısınıyorum.

Newyork Üçlemesi


Bu da okuduğum ilk Paul Auster kitabı. Sanırım benim için yanlış bir tercih oldu. Çünkü anlayamadım. Paul Auster'ın tarzına yabancıyım herhalde ondan anlayamadım diye düşündüm. O kadar anlamadım ki kitapla ilgili eleştiri yada övgü bile yapamam. Gerçekten hiçbir şey anlamadım ve bu çok üzücü:(

devamı gelecek....

10 Aralık 2013 Salı

Perfect Sense (2011)

Aşık oluyorsun. Daha uzun süreli bir ilişkiden yeni çıkmış ve terk edilmişsin. Ama aşık oluyorsun işte. Sonra "hah tamam valla bu sefer olacak, buldum onu, bu kesin hayatımın aşkı" derken yeryüzündeki tüm insanlarla birlikte koku alma duyunu yitiriyorsun. Şimdi soruyorum, koku alma duyusu yokken nasıl aşık olunur? Açıkcası eğer koku almadan aşık olunuyorsa, bu konudaki tüm hipotezlerim çürür. Eblek eblek kalırım açıkcası. Film bu konudaki merakıma hiç değinmedi, zaten insanlık tüm duyularını peşpeşe nefes almaksızın kaybederken tek dertleri "oğlum biz şimdi nasıl aşık olucaz?" olmayacaktı yani. Ama filmi sevdim, beni kafamda yarattığı cevaplandırılmamış sorularla etkiledi. Ama öylece bitiverdi. Yani bence güzel olan hiçbir şey öyle bir anda pat diye bitmemeli. Çünkü insan aptal gibi kalakalıyor. Ne hissedeceğini bile bilemiyor. Saçmalık. Yani hadi Tanrı'nın yada kaderin bu hareketlerine alıştık da, siz faniler siz bari yapmayın. 
Filmin müzikleri Max Richter'e ait, modern klasik müzik sevenler, Olafur Arnalds sevenler mesela, bir baksın derim. Benim için çok iyi bir keşif oldu.  

9 Aralık 2013 Pazartesi

Detachment (2011)

Size on yüz milyon yıl önce izlediğim bir filmden bahsetmek istiyorum. Ne zaman izlediğim önemli değil, hala unutamamış olmam önemli. Çünkü ben biraz depresif ve ciddiyet sahibi bir insanım. Yoo, kendimi asla önemsemiyorum ve bu özelliklerimle gurur duymuyorum. Ama öyleyim. Ve bu film de resmen intihar sebebi. Ama nasıl intihar, slowmotion, böyle bilekten akan kanın yerde resim çizmesi gibi, yada  Lars von Trier'in Antichrist filminin girişindeki sevişme sahnesinin intihara çevrilmişi gibi. Ağızda tad bırakan acılardan.
Ağıt gibi bir film Detachment, Adrien Brody ise alabildiğine sarsıcı. Konusu hakkında konuşmak istemiyorum. Onu başka yerlerde de okuyabilirsiniz. Bence önemli olan ne hissettirdiği. Dedim ya ben bu filmi on yüz milyon yıl önce izledim va tadı hala damağımda. İçimde ortadan ikiye bölen bir sızı bıraktı. Nerede Adrien Brody görsem aklıma gelir film ve oracıkta büzülüp dünyadan kurtulmak isterim. Dünyadan ve onun saz arkadaşları saçmalıklarından. Hani diyor ya şarkı da "bazen...ne yaparsan yap, olmuyor bazen.", işte onun filmi. Yada daha fazlası, size ne anlam ifade ettiğine bağlı. Bazen düşünüyorum, insan insan için mi yaşamalı yoksa dünya için mi? Yani bu soruya da tercüman gerekti şimdi, demek istediğim siz bu dünyadaki vaktinizi doldururken kendi yaşadığınız dünyanızdan mı zevk almaya çalışırsınız, yoksa dünyanızı başkalarıyla paylaşmayı mı tercih edersiniz? Ben kendi hesabıma bu sorunun cevabını bilmiyorum. Dönem dönem değişiyor. Ama Henry Barthes (Adrien Brody) hayatının en olmuş, tamamlanmış bölümünde bu soruya çok istikrarlı bir cevap veriyor. Yaşayarak.
Filmi hatırladıkça tedirgin bir sıcaklık basıyor içimi. Hani kişi hiç tecrübe etmediği bir şeyi yapma konusunda bir tedirginlik hisseder ya, ama sonucun kendisine çok şey kazandıracağını da bilir öyle bir sıcaklık. Keşke diyorum keşke Henry ile tanışabilsem, elini sıksam Hocam desem Hocam üzülme, sen iyi olduğun için bunca kötülüğün ayırdına varabiliyorsun. Tüm bu kötülükler herkes için var, ama bazıları ona dönüşmüş o yüzden farkında değil. Bak Erica'ya Hocam, onun Tanrısı sensin, onu sen yarattın. Bir Tanrı her zaman elinden gelen her şeyi yapar. Tıpkı senin gibi. Kendine iyi bak Hocam. Seni herkesin kendi derdine düştüğü bu aptal dünyada yaşadığım müddetçe hiç unutmayacağım. Derdim.

Angus and Julia Stone- Draw Your Swords