10 Temmuz 2017 Pazartesi

Mutluluk kuşun kanadından dilimin ucuna.

Yine bir yaşamak sevincinin bıngıldak göbeğinde oturuyorum bu akşam. Çünkü hava çok güzel, çünkü deniz şıngıl şungul vuruyor ayaklarıma, çünkü Manuş baba yeni albüm çıkarmış kenarda Dönersen Islık Çal çalıyor. Çünkü gecede dolunay var, yakamozu nasıl da aydınlatıyor yazdığım sayfayı. İki tane içmişim kafam mutlu olacak kadar güzel. Deniz meltemi vuruyor gündüzden yanıklar edinmiş tenime. Muhabbetine bi kaç gün temas etmesem acıkmış gibi olduğum dostun yanından geliyorum. Nasıl da kıkırdadık yine, nasıl da devirdik biraları üstümüze başımıza, nasıl herkes kaçıştı bir tek biz ıslandık. Çok büyük bir hayalim vardı gerçek oldu. Sana söylemiş miydim? Nasıl söylemem canım bloğum. O kocaman hayalim gerçek oldu. Heheeeeeyt beeeee! Oldu beeee! Benim de bir hayalim gerçek oldu! oldu beeee!

30 Haziran 2017 Cuma

Bi keresinde yalandan bayılmıştım.


yazıp yazıp sildim.
bi keresinde sevip sevip vazgeçmiştim.
bi keresinde de okuyup okuyup yarım bırakmıştım.
bi keresinde de hiç başlamadan vazgeçmiştim.
bi keresinde çiğnemeden yutmuştum.
bi keresinde de tam söyleyecekken susmuştum.
bi keresinde sayfanın kenarını kıvırmıştım.
bi keresinde bana benzeyen birinden nefret etmiştim.
bi keresinde yazıp yazıp silmemiştim.

No Land-Düşünme Kaybolursun.

Otuz.



30 oldum ottuz oldum, dolu dolu, görmüş geçirmişcesine, orta yaşa kafa göz dalmışcasına OTUZ! Ne işe yarayacak, hiçbir fikrim yok. Ama OTUZ YAŞIMDAYIM BEN TAMAM MI diyebilirim mesela. Herkes de ciddiye alır. Mesela evlenince bir anda toplumda terfi etmişcesine, saygın bir unvana sahip olmuşcasına davranılması gibi, 30 yaşın da bir kıyağı oluyordur bence.
Ya da tam tersine, OHA OTUZ OLMUŞ AMA HALA AKLI BEŞ KARIŞ HAVADA durumu da olabilir.
Hatta kesin ikincisi olur.
Neyse işte. 30. Hoşgeldin. Ne getirdin?

20 Şubat 2017 Pazartesi

Döne Döne Geldim.

Yine bir kuruluk anında çatır çatır çatlamış toprak misali, dudaklar susmaktan kurumuş, ya da gözler aradığını hiç mi bulamamış, ya da eller yol yol olmuş uzanıp geri çekilmekten, içeriden mi dışarıya dışarıdan mı içeriye ikisi de makul, akıyor tanımlanamayan her şey. İşte onun adı bir türlü konulamıyor. Zaten adı olsa düşerdi peşine. Düşerdi de, en azından yarasının bir adı olurdu. Hikayesi olurdu, ya da ne bileyim en azından Godot'u beklerken olurdu.

"Hikayelere inanın." dendi. Bu söze iman edene, her hikayeye ve şiire inanana şimdi inanan nerde? Hikayeler ondan bir parça olarak değil uzaktan, başkasının anısı olarak seviliyor. Acı başkasının ise ders ve ibret, başında ise bela telakki ediliyor. Hangi acı yukarı taşımak için hangi başa konacak, başın üstü sürekli düzeltiliyor, derdin yuvası bozuluyor.

-Şunu da şuraya koyayım pragmatistlikten yanıp kavrulan giller bir daha da gelmesin :)
Selda Bağcan- Acıyı Bal Eyledik

30 Aralık 2016 Cuma

2016'da Okumaya Doyamadıklarım

2016’da kendime verdiğim en güzel şeyler sanırım az ve öz insanla daha sık görüşmek, daha çok şey paylaşmak, “hayır” demekten zeval duymamak ve Twitter’dan kopmak oldu. Bu yıl çooook güzel kitaplar okudum. Ve birçoğu canım Çiğdem sayesinde. Onun tavsiyesiyle okuduğum her kitabı muhteşem bir doyumla bitirdim, şimdi tabi ne önerecek acaba diye ağzının içine düşüyorum J
Bu kitaplardan bahsetmek gerekirse;
1- Tutunamayanlar
Tabii ki 1 numara Tutunamayanlar olacaktı. Bu kitabın benim için her zaman diğerlerinden başka bir yerde duracağını, bir kez okumakla kenarda kalmayacağını biliyordum. Kendisi ile tanışmak benim “30 olmadan önce yapılacaklar listesi”ndekihedeflerimden biriydi ve oldu. Tutunamayanlar, bu kitabıokumuş, yazmak isteyen insanların kabusu olabilir. Çünkü kişi ne yazacaksa artık onunla karşılaştıracaktır. Ve üzerine daha iyisini ben okumadım. Çiğdem de okumamış. O okumadıysa zaten yoktur.
2- Tante Rosa




Tante Rosa benim için bir manifesto oldu. İçimde koşan özgür atın nal sesi oldu. Mahallelerde, iş yerlerinde, otobüslerde, metrolarda haykıramadığım özgürlük şarkım oldu. Tante Rosa ve aslında Sevgi Soysal’ı çok sevdim. Kelimelerle anlatamayacağım kadar çok sevdim. 2016’nın benim için en güzel kazanımı oldu Sevgi Soysal. Ve Canım Baharıma bana bu değerli hediyesi için çok teşekkür ediyorum. Bana daha kıymetli bir hediye verilemezdi.
3- Yürümek
Sevgi Soysal ile tanıştığım kitaptır kendisi. Yeri büyüktür yani. Ela ve Memet karakterleri üzerinden Soysal’ın kadın-erkek ilişkisi üzerine yorumlarını okuyoruz. Ben Soysal’ın kendini Ela yerine koyarak yazdığını düşünüyorum. Ayrıca yazarın Memet’in ergenlik dönemleri üzerine yaptığı anlatım da hayal gücüne hayran bırakıyor.
4- Sevgili Arsız Ölüm

Neredeyse fantastik bir hikaye diyeceğim ama yakıştıramıyorum, öyle olsa ben bu kadar beğenmezdim heraldeSıradışı karakterlerden oluşan kalabalık bir aile. Ailenin en sıradan kişisi Dirmit ve bu tuhaf ailenin Dirmit’isürekli garipseyip “kendilerine” dönüştürme isteği. Çok ama çok beğendiğim bu kitabı hep Hatice’nin yalayıp duvara sürdüğü parmağı (ahanda buraya yazıyorum derken kullanılan yalanmış parmak) ile hatırlayacağım ve içim buruk bir delilikle kabaracak.
5- Onca Yoksulluk Varken
Momo ve kafası güzel bir dram. Ajar adeta döktürmüş. Sanki hikaye bizim Esat’ta geçiyor, baş kahramanın adı Mahmut ama kısaca Momo demişler. Belki de bu içtenlik ve dildeki başarı çevirmen Vivet Kanetti’nin becerisidir bilemiyorum. Ama saykodelik gibi salya sümük kahkaha attığım çok olmuştur. Yeniden okuyacağım birkaç kitaptan biri.
BONUS: Bir Düğün Gecesi
“İntihar etmeyeceksek, içelim bari..” diye başlar ve öyle de biter. Bu kültü, bu Türkiye’nin idealler, hayat, devrim, aşk, geçinme derdi, siyasi baskı eksenlerinde sıkışıp kalmış herkesini aşşırı güzel anlatan kitabı ben de okudum. Çok beğendim. Bu kitapta bol bol Tezel’i tanıyoruz. Tezel’in insanlara bakışı, o düğüne nerelerden geçip de geldiği, insanlara mesafesi hepsini öğreniyoruz. Adalet Ağaoğlu’nun karakter tahlilinde kraliçeliğini ilan ettiği kitaptır bu. Yazar Tezel’e Müjgan için “20 yılda New York’tan iki kat daha New York olmus bir Amasya çizmek istesem Müjgan’ı çizerdim.”Dedirttiğinde her şey aydınlanıyor zaten.

19 Aralık 2016 Pazartesi

Gündeliklerde bir ilk.

Bugün Bahar "evrimden bahsederken bir arkadaş "Allah o kadar çaresiz mi ki maymundan insan yapsın" deyince ne diyeceğimi bilemedim, aynı böyle senin gibi eblek eblek baktım." dedi. Masada bizden başka 3 kişi daha vardı, bir devlet kurumunun lokalinde yemek yiyorduk, üçümüz gülüştük, diğer ikisi birbirlerine baktılar, sonra çorbalarını içmeye devam ettiler. Durum o kadar komik bir hal almıştı ki, kendimi bir türlü susturamıyordum. Sanki biz üçümüz (üçüncü kişi bir yabancı ama bizimle gülüşmesi onu bir anda bizden biri yaptı.) kurumsal bir zeka ve ahlak anlayışıyla dalga geçiyormuşuz gibi oldu, ama öyle değildi. Onlar birbirlerine bakıp çorba içmeye devam edince sanki kafalarını kaseye gömmüşler gibi hissettim. Bizim çoğunluk olmamız dışında çok sıradan gündelik bir durumdu, ama bir çok aykırılığı, dışlanmışlığı aydınlatacak kadar netti. Bu da böyle bir anımdı. Bir daha da ne zaman yazarım kimbilir. Dert bilir.

10 Ekim 2016 Pazartesi

Yürümek*

"Ela bu adada şişen bir başın, itilip kakılmanın umursanmayacak, sıradan acılar olduğunu, ada halkının bu umursanmaz acılar arasında kendi, özel, acıtmaya izin verdikleri acılarını seçtiklerini düşündü. Adayı o an sevdi. Dönüp baktı Memet'e. Gözlerinde aynı sevgiyi aradı Memet'in. Bir şeyi aynı anda izlemek, aynı anda anlayıp sevmek küçük ayrıntıları. Bu olabilir mi? Bunun olmasının istendiği, olmasının gerekli olduğu anlar olabilir. Baktı Memet bütün bu seyrin dışında, bu küçük olayı hiç izlememiş, hiçbir şey duymamış, görmemiş biri gibi. Başka, dışarda, yabancı, bir başka motordaki biri gibi, bir başka Memet gibi, kendi ayrıntılarında, kendi olayını yaşıyor. Takacıyla konuşuyor.
-Ben de Karadenizliyim.
Keçi suda boğuldu. Yaşlı Rum ağlıyor artık. yüzüne ateş bastı Ela'nın. Şimdi, bir keçi boğulmuşsa suda, bir an önce bir bebek gibi kollarda taşınan bir keçi, yaşlı bir adamın kafasına bir somya çarpmışsa, kan akmışsa, kollarında bebek gibi taşıdığı keçiyi yitiren adam aldırmıyorsa şişen, kanayan alnına, olabilecek en büyük hüzünle ağlıyorsa keçinin ardından, sabahın dördünde bunca insan dolmuşsa kıyıya, bunca insan sabahın dördünde gelen sıradan bir geminin, sıradan yolcuların bir şeyleri değiştirebileceğine inanıyorsa, kapısı açık bir kilisenin mumları bütün bir yolculuğun yorgunluğunu bir anda unutturabiliyorsa nasıl "Ben de Karadenizliyim," denilebilir? Bu hain bir cümledir, bu sevmemektir, bu bir savaş açmaktır, sınırları kapamaktır, gümrükler almaktır. Ela Memet'in çenesini tuttu, yüzünü çevirdi yüzüne:
-Celladına demiş ki Danton... Unuttum ne demişti...Şey demişti... "Ölümden gaddar olabilir misin? Başımın sepetin dibini öpmesini nasıl engelleyebilirsin?"... Şu senin Karadenizli takacı somyasını şu yaşlı adamın başına bin kez de çarpsa, o yine bir keçinin ardından ağlayacak."


Sevgi abla ne kadar da haklısın. Acaba ben Ela mıyım, Memet mi? Lanet olsun ben de Karadenizliyim. Ama bu babamın suçu. Ben Memet olmak istemiyorum. O keçinin ardından defalarca ağladığım doğrudur abla. Ama başıma somya çarpmadı. Mesele alnın kanarken ağlamak mı abla? Yoksa mesele Ela'nın Memet'i yabancılaması mıdır? Ela neden tüm gemiyi yabancılamıyor abla? En yakınımız mı en yabancımız abla? 

Büyük Ev Ablukada- Olanla Olunmaz