26 Kasım 2011 Cumartesi

Düş.Eş.


Ne güzeldin giderken kanım can parçam benim
İçimdeki kuş tünek değiştirdi
Yüreği durmadan dönecek misin?

Feridun Düzağaç-ÖZLEDİM.

14 Ekim 2011 Cuma

Kitapsızlık Cinayettir.


Okusaydık böyle olmazdı. Her gün haberlerde, kadınların en yakınları tarafından onlarca yabancı göz önünde katledilişinin haberini almazdık. Annelerin çocuklarının önünde babaları tarafından kesilmelerinin, vurulmalarının, infaz edilmelerinin korkunçluğuna tanık olmazdık. Bir kadının ellerini anlatan bir sayfa okumuş olsaydık, bugüne kadar bir kere bile olsa, bunları yapamazdık. Güçlünün zayıfın sırtına çıkarak yükseldiği bu boktan hayatta, bari annelere bir şey olmasaydı. Ben bu kültürün NAMUS tanımının ta amına koyayım.
Kılını bile kıpırdatmayan bu devletle, kadınlığından utanmayan Fatma Şahin'le, erkekliği bilek gücü sanan bu cehaletle aynı ülkede olmaktan utanç duyuyorum. Kadına şiddeti geçtik biz. Bu konuda öyle profesyonelliştik ki, artık kadın cinayetlerine aşina oluyoruz ve hatta "boşanmış" ve "hayatta" bir kadın gördüğümüzde şaşırıyoruz. Yaşama hakkını sonuna kadar savunabilmiş bir savaşçı sanıyoruz onu. İmrenerek bakıyoruz. Halbuki Virginia Wolf'un "Kendine Ait Oda"sını okusaydık, gerçek savaşçılığın ne olduğunu bilirdik. Dengemiz değişmezdi, tanık olduklarımız dağarcığımızı allak bullak etmezdi. Hayatta kalmanın doğuştan kazanılmış bir hak olduğunu unutamazdık.
Kahroluyorum. Babası tarafından annesi öldürülen o çocukları düşündükçe kahroluyorum. Bir kedinin bile annesi yoksa "Kesin annesi ölmüştür, bir araba altında ezilmiştir." diye düşünürken, insanın ailesine yapabildiklerini gördükçe kahroluyorum. O çocukları bu anılardan koparıp alabilecek kitaplarla kapılarına dayanmak istiyorum. Şiddeti ruhlarından söküp atmak istiyorum.
Gülümsemekten vazgeçmeyen kız çocukları, merhameti ruhlarına sindirmiş erkek çocukları olsunlar istiyorum. İnsanlıklarını unutmasınlar, cehaletle yanıp yakmasınlar istiyorum.

"Kadınların gülümsemediği bir şehrin erkekleri cesur olamaz." M. Menteş

1 Ekim 2011 Cumartesi

It hurts so good.


acıtırken gülümseten bir aşk bu. Nolur beni acımaktan mahrum bırakma. Zararımız bol, ziyanımız eksik olsun.

19 Eylül 2011 Pazartesi

What's Wrong with This Picture?


Yüzsüzlüğüm üzülmeye bile yetmedi. Bazen çok fakirim.
"Şeref fakiri" der Di. hep. Ben insanların yoksunluklarına küfretmiyorum, var olmalarına abanıyorum daha çok. Bazen çok düzüm.
Eskiden "büyüyünce" şenlikli bir zaman dilimiydi. Sanıyordum ki, büyüyünce herkes trambolinlerde yaşar ve gökyüzünün istediği maviliğine sıçrar. Meğer büyümenin dinginlik isteğiyle doğrudan bir orantısı varmış.
Ya da işte her neyse.
Sonuçta eşşek kadar olduk. Öyle ki içtiğim zayıflama çayının tadı, küçükken yediğim kolalı şekerlere benziyor diye sevinebiliyorum. Dinginlik işte. Daha ne.

Gereksizce fazla güzel bir şarkı gelsin gecenize. "Bazı sabahlar güne değil, şarkıya uyanıyorum." diyenlerle günün ilk dolmuşunda karşılaşmak dileğiyle.
Kendal Johansson-Blue Moon

20 Ağustos 2011 Cumartesi

17 ağustos 2011




Gerçek yalnızlığı hiç bu kadar yakından yaşamamıştım. Şu an tonlarca insanın içinde kimsenin bilmediği bir dili tek başıma konuşuyorum. Oysa ben buraya yollardan kendimi toplamak için gelmiştim. Şimdi ise olmadıklarımla dolu ceplerim. Ne kadar zıt varsa, sağ ve sol yanlarımda kahkahalarla anlamadığım lügatların içine sıçıyorlar. Gitmenin çok derinlerindeyim. Dönmek için çırpınsam zarar ziyan. Bir hayalkırıklığı ki sorma gitsin. Boynumun arkasını kesmişler atmışlar sanki, yüzümü göğe dönsem dönemiyorum. Halbuki ev oralarda bir yerde...


Bu arada şu yandaki kız gülmekten ölecek. Acaba Brugge'dan aldığım şövalye kalemime mi gülüyor? Acaba kafasına vurduğumda çıkacak sesi düşünüp huylandı mı kerata? Denemeliyim. Amsterdam, sen çok şeysin. Samimi değilsin mesela. Kendin değilsin. Yani düşün bi şey bile değilsin.


(Acaba E. şuan napıyor?)


I amsterdam.

Dinle: Kings of Convenience/ Me in you

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Daily Shit


benim bu şehirde her gün ağzıma sıçıyorlar. Cemal'in kadınlarını kurşuna dizerlermiş. Daha mı onurlu? Ne bileyim. Benim ağzıma sıçıyorlar. Her gün bu dünya kadar kalabalıktan tecrit ederek, bu dünya kadar kalabalığın içinde kaybederek ağzıma sıçıyorlar. "Keşke bu an sonsuza kadar sürse" diyebileceğim tek bir saniye bile bırakmıyorlar. "Keşke ölsem!" diyeceğim bir hüznü gecenin son otobüsünün arkasından koşturuyorlar. Kırıntıdan terane bir heyecanı bilet kuyruklarında dövüyorlar. Şerefe kadeh kaldıran evli bir adamın sevgilisinin arkasından konuşuyorlar. Günaydın'ı bacaklarıma söylüyorlar. İyi akşamlar'ı analarının.... attığım her adımı boğazıma düğümlüyorlar anlıyor musun? sıçtıkları boku yutkunamıyorum. çok canım sıkılıyor. onlar canları sıkılınca kuş vuruyorlar. Anlıyor musun? İnsan nasıl katil olur? Maktul olmadan nasıl katil olunmaz anlıyor musun?

6 Temmuz 2011 Çarşamba

This isn't a fucking apologize. Yersen.

nefret etmek ne garip bir acizlik. insan aslında hep kendinden soğuyor sonunda.
kursaktaki düğüm mideye inse de, yine aynı mide bulanıyor sonuçta.
boşvermişliği ya da vurdumduymazlığı, duygularının önüne geçmiş insanlar var.
kimse için yoksalar da, kendileri için varlar. çok özendiğim.

nefrete bulandığımı anladığım anda yeni bir kitaba başlıyorum. yarım kalmış kitaplar rafta beni çağırıyorlar. Şerefsiz. Şerefsizim ben. Yani, benden nefret edenler de var. nefret etmekten gocunduğum kadar nefret edilmekten gocunmuyorum. Bildiğin şerefsizim ben.

Dinle:Archive-Fuck You

1 Temmuz 2011 Cuma

Kulağın çınlıyor, duydum.


Özlemek ayıp. Düşünüp ah etmek de. Ama kağıt kesikleri ayıp değil. Hiç. Bence en ayıbı söyleyememek.

13 Haziran 2011 Pazartesi

6 Haziran 2011 Pazartesi

Express

Ne yazacaktım? Ama daha çok okuyacaktım ben, başkalarının cümlelerinden kendime dal-budak yapacaktım. Kaldırım taşları fazla mı aralık? Cümlelerle dolduracaktım ki dünya, ayağı takılıp üzerime düşmesin. Bir kaç yazar bulacaktım kendime, çok sevilmemiş, ele göze gelmemiş, dillendirilmemiş bir kaç yazar ve ben. Gezecektik kaldırımlara bata çıka. Hangi şehir olduğu farketmez. Hepsinin içinden trenler geçiyor nasılsa. Hepsi gelmeye hele de gitmeye pek niyetli nasılsa.
Okuyacaktım ben. Belki o trenlerin birinde Tezer'in yüzüne rastlayacaktım. Çünkü Tezer'in sadece Pavese'si, Kafka'sı, Atay'ı ve trenleri vardı. En yakın dostlarım romanların kahramanları gerisindeki yazarlar mı olmalıydı.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Summer's Gone



Noktalı virgülle başlamak isterdim, hani arkası gelicekmiş, gelirmiş gibi.

20 Mayıs 2011 Cuma

Black.




Benim adıma şimdi, o kızıl saçlı güzelleri unutamayanlar uzansın çimenlere. Hiç birimizin baş harf olmayı beceremediği bu hayatta, ayrılık ve aşk aynı baş harfleri paylaşıyor nasılsa. Ama çimenlerin bir suç işlemiş olması gerek. Yoksa onları nasıl bu kadar çok özleyebilirim. Dün akşamki o siyah kedi napıyor acaba? "Ölür o, yemek bulamaz. Sokakta yaşayamaz." demişti. Ölürse, bu katili olduğum kendim dışında ikinci nefes alan olacak. Oysa söyleyemiyorum diye ihtiyacım yok değil. Niye böyle'leri bırakalım. Niye böyle'ler havada asılı baloncuklar olarak kalsınlar, bu akşam patlatmayalım. Çok vakit kaybettik. Hala kaybediyoruz. Kaybetmeyi kedinin kuyruğuna düğümleyecektim. Ama arkamdan öyle bir baktı ki, neyi kaybettiğimi unuttum. Boğazım en çok susarken acıyor. Sıcak bir tek kişilik çay içiyorum. Sonra. İçim çay, dışım ziyan.


9 Mayıs 2011 Pazartesi

Üstü Kalsın.




Yürüyorduk. Hayyami'yi biraz önce geçmiştik, yolun karşısında Güzel Sanatlar Fakültesi uzanmış, sadeliğine içinden küfrediyordu. Bir gece öncesinde sahnede salınan lezbiyenleri ıskalamamıştık. Kesişim kümemizden sahneye melodiler üflüyorduk. Terlemenin ertesi günündeydik. Sessizdi gün. Gün sarıydı. Esiyordu ama savurmuyordu, yapışmıyordu da. Esmenin en güzel haliydi. Eteklerim uçuşuyordu. Eteğimdeki dantel burnunun ucuna konduğunda, birden durdun. İleriyi gösteren parmağının ucunda bütün kalbimi, bütün çocukluğumu, bütün lekelerinden arınmış geçmişimi tutan bir afiş vardı. Otobüs durağıydı. Ne otobüs vardı, ne de bekleyeni. Şinasi'de Cemal bizi bekliyordu. Cemal ölmüştü, Üstü bize Kalmıştı.


Cemal şakıyordu sahnede. Yalnızlığı soruyorlar. Yalnızlık bir ovanın düz olması gibi bir şey. Ellerim terliyordu. Ellerimi kimse senin kadar değerlendiremez. Yanlızlığımla aramda artık sen vardın. Emindim. Ölmeye en uzak ama en istekli olduğum vakitteydim. Ölsem ne anlamlı olurdu. Ölsem tam şehit olurdum. Ömürlere bedel bir ibadet biçimi olurdu ölümüm. Hiç kanamazdım. Bütün şehir temizlenirdi. Bütün Cemallerle Süreyalar evlenirdi.


The Lox'taydık. Ben Güneş'i seçmiştim, sen Aycan'ı. Ben salınan bir arka vokaldim, sen baterist. Sen vurdukça ben inliyordum, şarkı diyip bizi söylüyorlardı. Ayrılacağımız yere geç kalmamak için taksi arıyorduk sokaklarda. Ayrılmaya acele ettiriliyorduk. Cemal arkadan gülüyordu. Cemal'in bir dizesine başrol yakalıyordum kendimi. İçinden tren garları geçen kadınlar.

29 Nisan 2011 Cuma

"O"

Bana
"Gitmek farklı şey, ben bu dünyada kendi yüzünü görmeyen milyarlarca insandan çoktan gittim. Sende/senle kalıyorum ben."
diyen biri varken, ne kadar üşüyebilirim ki.

29.04.2011

Saçlarını beline kadar binbir zahmetle uzatmış bir erkeğin, askerde saçlarını tek hamleyle idam etmelerinin acısı gibi. "Ben de onu aldattım" deyince yerinden fırlayan maskülen gözler.

23 Nisan 2011 Cumartesi

Distant is Good.




Belki başka bir seçenek daha vardır. Alışmak ziyadesiyle Stockholm Sendromu. Öyleleri var ki, artık yapacakları en değişik şey ölmek olur. Ve bir sabah adamın biri gelip "Ne güzel! Gülebiliyorsunuz!" dediğinde ben daha da çok gülüyorsam, bu kafamın uykusuzlukla güzel olmasından. Hepinizi tanıyana kadar çok seviyorum.


Dinle_Flunk/Down

14 Nisan 2011 Perşembe

Babbling


fringe izliyorum, gözlerim fal taşı gibi açık. 2. sezonun ortasında hala şaşırıyor olmama şaşırıyorum. ama en çok başına gelmeyen halt kalmayan Olivia Dunham'ın hiç regl olmamasına, saçlarının hiç yağlanmamasına, bir kere bile olsun çığlık atmamış olmasına şaşırıyorum. sonra birden sıkılıyorum. sanki bir yerde bişeylerin bana ihtiyacı varmış gibi hissediyorum. geç kalmış gibi hissediyorum. duruyorum öyle. bir yerlerde, sürekli bir şeylere yetişmeye çalışan sevgilim geliyor aklıma. canım sıkıldığında daha çok aklıma geliyor şimdi yalan yok. o da hiç yan çizmesin, bir yerlere yetişmeye çalışırken elbette beni düşünmüyor. zaten beni düşünüyorsa durmasını tercih ederim. dururken düşünsün. düşünsene durmanın fiil olduğu bir dilde yazıyorum. durmaktan bahsederken yazıyorum. kafam karışıyor. durmak sanırım hiçbir zaman tek başına değil. durmak başka bir fiilin habercisi.

ölüm marşı mesela? herkes aynı anda durmasa ne etkileyiciliği olurdu ki? şey en iyisi ben duriyim.

13 Nisan 2011 Çarşamba

Çünkü Huzur Sadece Kelimelerle İfade Edilmez.


13.04.2011

Ağrılarım başladı sonra. Her gün yeni bir ağrıyla tanışmak, bedenimi tanıdığımdan emin olamadan ona yabancılaşmak koymadı değil. Sonra bir baktım, buralarda ağrılarımla tanınır olmuşum. Gidesim geldi, ama gidemedim. Çünkü orda kimse yok, burda iş var.

Keşke Büyükada'da kedi olsam. Duygu'nun biri gelip başımı okşasa.

2 Nisan 2011 Cumartesi

Tüm Dünyayı Kucaklamak İstedim Kollarım Yetişmedi*


Sonra dedi ki: Dur! Öyle vazgeçme. Bu yaptığın, dönerken neden seni savurmuyor diye dünyaya kızmak.

Bazı şeyler, sırf birileri seviyor diye güzelleşebiliyor. Mesela hayat. Benimse hayatla işim yok. Bana sevmek olsun, öpmek olsun bana, yanında da müzik. Olsun.


Dinle_Nejat İşler/Hancı

29 Mart 2011 Salı

Batman.


İnan ki ben, İstanbul'un bağrında daha yalnızım.

25 Mart 2011 Cuma

if words could kill, i'd spell out your name*

Sana bahsedemediğim mutsuzluklarım var. Senden duymak istemediğim şeylerin olması gibi. Ya bir kere daha bana benim kendi mahremiyetimle saldırırsan?

Dinle-Tom Macrae/The Boy With The Bubblegun

19 Mart 2011 Cumartesi

How It Ends


Morrisey Let Me Kiss You demeden önceydi. Axe, Chocolate'ını henüz üretmemişti. Ben karşıdan karşıya geçerken kafamı kaldırmazdım. Filmlerin film olduğunu bilirdim. Senaryolar filmler için yazılırdı. Da. Gerçek hayatın senaryolara bile gol attığını gördük, öğrendik, hatta sindirdik.
"İnsan olabilmek bambaşka bir olgu. Şans, cesaret, istek gerektiren bir olgu, özellikle dünyada başka hiçkimse yokmuş gibi yalnız kalabilme cesaretini gerektiren bir olgu..." Cesare Pavese

Dinle_Placebo-I Know

7 Mart 2011 Pazartesi

Şair burada benden bahsediyor.


Ben size bunu okkadar açık söylemişken,

sonsuzluk, bilmiyoruz ki belki de

şefkatli bir şeydir, ne bileceksiniz.

taş karışmıştır dilime de çoktan bağışlayın.


Ağrım geçer, nehirler üstüme akar üstüme

umdumdu. bu dünyada,

bazen benim sanırım

bazen hiçkimsem yok.


uzun uzun, karıştırarak, onu bunu, bilirsiniz

zaman sıkıntılılar için hiç geçmeyen şeydir.


Bana uzak diyarların taşlarını topladığınızda

teşekkür edemedim size bir ara, bağışlayın.

ben o topladığınız tüm taşların baş ağrısıyım.


çok eskimiş bendeki ve bi okkadar katı

uzun uzun oturdum bugün dediğime bakmayın

siz bana yine de güzel bir şey anlatın.


Benim bir kalmışlığım durmuşluğum vardır zaten

bir taş nasıl ağrır bir katılıkta,

bu dünyada isteyip de verememek nedir, benden anlayın.



Birhan Keskin



Sarı saman kağıdına bu şiiri yazdığım akşamı hatırlıyorum. Boğazımdaki düğümü söküp atabilsem karşımdaki duvarda bir delik açabilirdim, ciddiyim. Çok kötü zamanlardı. Paranın daha fazla para olamadığı zamanlar. Ampulün en sarı olduğu zamanlar. Oksijenin tadsız tuzsuz olduğu zamanlar. Şimdi geçti. Ama yine de... Fonda Devics City Lights'ı söylerken bu şiiri okumasaydım, yani hatırlamasaydım.

4 Mart 2011 Cuma

çok koyuyor.

Evimden kovulmak neymiş resmen öğrendim blog.
#blogumadokunma

26 Şubat 2011 Cumartesi

453 km.


Arkadaşlar iyidir. Arkadaşlar bazen öyle iyidir ki, insana seçim şansı tanımazlar. Onlarla aynı şehirde olabilmek-kalabilmek adına, planlarına yön verirsin. Sonra bir bakarsın, hayat sana nanik çekmiş, siktiriboktan bir yere fırlatmış seni.

Yıl 2005. 17'lik ben, Ankara'ya takmışım çengelimi. İstanbul'dan gelmiş olmanın verdiği havalar cakalar olması lazım üstümde, ama yok. Daha ilk andan, ilk göz temasından sonra Ankara'ya içim kaynamış. Saat 9'dan sonra sokak lambalarıyla başbaşa kalmak bile koymamış. Etrafta İstanbullu İzmirli çok. Diileri büzülesi bir çoğunun. Canları sıkıldıkça aradaki 7 fark oyununu oynuyorlar. "Ankara'nın en güzel yönü İstanbul'a dönüşü şekerim hahahaha" Bu sallamasyon zırvayla günü değil bütün felsefik, entellektüel, çok gezmiş çok görmüşlüklerini kurtarmış oluyorlar. Neyse, bu değildi derdim. Derdim şu ki efenim: Ankara beni, İstanbul'un delici, yırtıcı, tüketici kollarına bıraktı. Üstelik tam da Ankara'da bir aile kurmuş ve o ailenin başına geçmişken. Burdan giderken hep arkama bakacağım. Önümde görmek istediğim hiçbir şey yok ve hatta görüceklerimden de çok korkuyorum. İstanbul yalvarırım sen de beni sevme. Çek siktirini. Yalvarırım.

16 Şubat 2011 Çarşamba

Vaporous


İçine atladığım-atıldığım hayatta, sabah uykusundan başka bir düzine yaşanmamışlık biriktireceğim. Mağaza vitrinlerinde camdan yansıyana değil, camın içindekine odaklanacağım bir hayatı ben tercih etmiyorum. Öyle bir hayatla tam olarak ne yapılır, bunu bile bilmiyorum. Şık restoranlarda nasılsın'dan ziyade, ne yersin'i ben tercih etmiyorum. Süslü yemek isimlerinin tam olarak neremi doyuracağını bile bilmiyorum. Yaşayacağım yeni tecrübelerin bedelleri kağıt paralarla sayıldıkça, biliyorum ki en fazla 5 yıl sonra sepya tonunda bir Duygu görecekler, kaç para ederliğimle ilgilenecekler. Masanın üzerindeki West önce Winston olacak, sonra Marlboro. Zehirlenmemin kalitesini temsil edecek. Ayakta alkışlanacağım. Hiç dokunmadığım eller tarafından alkışlanacağım.

11 Şubat 2011 Cuma

Ben Bu Sesi Bir Yerden Hatırlıyorum.


Siz hiç, birine gitmek zorunda olmayı anlattınız mı? Benim, anlatmam için bir 50'liğe ihtiyacım varmış. Ve böylesine ciddi cümleleri, başınız dönerken yazdınız mı? Ben şimdi yazdım. Hadi eyvallah.

6 Şubat 2011 Pazar

Morning Star


Adına "Sabah" dediğimiz zaman diliminin kahvaltıyla ve mutlulukla olan ilişkisi bende kavuşmak olarak vücut buluyor. Kavuşuyorum. Önce "ona", sonra gerçeğe. Sabahlar her zaman anlamlıdır. Her sabah 100 kişiden 48'i yeni kararlar alır, diğer 52'si ise aldığı karardan vazgeçmiş olarak uyanır. Üzerine yatılan her şey, bir yöne doğru hız kazanır. O oraya vardığında, sırada uyanmak vardır.


Zamanın bilmem hangi köşesinde "Keşke sende evin anahtarının olduğunu unutsam. Belki o zaman her sabah gözlerimi açtığımda odanın köşelerinde yüzünü aramazdım. Belki o zaman "gelmiyor" değil, "gelemiyor" olurdun." dediğim adama kapıyı açacağım yarın sabah. Sarılacağım. Öpeceğim. Bu yüzden bazı sabahlar diğerlerinden daha anlamlıdır.
dibinnotu: Gary Moore'un ölebilen bir insan olduğuna inanamıyorum!

25 Ocak 2011 Salı

incitmebeni*

Herkesin,
kimbilir, belki de ancak "çoğu insanın" demeli ya,
giyinmek için uğraşıp didindiği bir dünyada,
insanların
arkasını kat kat kalınlaştırmak için olmasa bile,
kış aylarının acı soğuğu estiği zaman sırtını pek tutabilmek
için çalışıp yaşadığı bir ülkede
soyunmaktan başka şey dilemeyen bir kadının masalı bu.

Uzuuuun zaman sonra kar yağıyor. Cilve midir, göz kırpması mıdır, ilüzyon mudur nedir bilemedim ama tam o anda -karla buluştuğum anda- şu çalıyordu: Fleet Foxes- White Winter Hymnal

ben kar yağarken hiç vapura binmedim, anlıyor musun?

21 Ocak 2011 Cuma

amsterdam'a


kedilerin ve insanların yer değiştirdiği şehir. parklarının bir tek çatısı eksik. röntgenciysen okur yazarsındır da. evlerde kitaplar konaklar, çiftler sokakta sevişir. deniz seviyesinde oluşuyla, tüm dünyaya tepeden bakışı arasında bir ironi olsa da, ben bir şehir olsaydım kesinlikle Amsterdam olurdum. David Bowie söylüyor. Port of Amsterdam.

20 Ocak 2011 Perşembe

Gaip Arabesk

http://www.youtube.com/watch?v=Id8ppyOiBQk

Sadece duvarlar ağlıyor neden bilmem, Kızgın güneşler duruyor fotoğraflarda,Yarınım dünümden, kararmış yerinden,Kalkma günahsız yarim pembe yanaklarına.Bir kadeh rakının ardı sefer,Her seferde yarin ızdırabı bekler.Kalkar gelir kapının ardından,Yar dediğin zalim, yüreği kürekler.Ben burdan gelip geçen bir yel olurum.Yel olurum.Yeter, bir dem olurum, kaçar el olurum. El olurum.
Gel bence uzaklar dar geliyor bize,Tuzaklar almıyor ikimizi,Sen de dudaklarima zehrinden bir damla bırak bitmesin bu rüya,Harcıyor içimizi elveda yarına.Bir kadeh rakının ardı sefer,her seferde yarın ızdırabı bekler.Çekip gidersin bırak artık yeter,mazide kalsın paramparça yürekler.Ben burdan gelip geçen bir yel olurum.Yel olurum.yeter,bir dem olurum,kaçar el olurum.el olurum.

Mabel Matiz'in Filler ve Çimen'iyle de bugün tanıştım. Zor bir gün olucak.

13 Ocak 2011 Perşembe

Cigar


Düşünmek diyorum, düşünmek. Çok çaresizce bir fiil düşünmek. Çok yarım. Çok eksik. Seni düşünüyorsam, ki yokluğunda seni düşünmenin binbir türlü hali var, cereyen yapıyorum. İçime çektiğim duman, gölgenin düşmediği yerlerde el taklidi yapıyor. Saçlarımda örneğin. Saçlarım kötü mü kokuyormuş, bilmem kimse söylemedi. Güzel kokmanın ne olduğunu, insanın giyinmesini, kuşanmasını, kadının dudağına ruj sürmesini, anlamını, kıymetini öğrendiysem, senden sonraya denk geldi. Senden sonraydı, kimse bana yakın duramadı. Çirkinlik de bir kıyafet olabilir. O da ancak senden sonra.

11 Ocak 2011 Salı

Boktan Hayatları Meşrulaştırma Sanatı


Pipisi 45 cm olan erkek var da, biz mi bilmiyoruz? Ya da içkiyi bardaktan değil, şişeden içmek bir aydınlanma hareketi oldu da, bize mi haber vermediler? Rtük, popülerliğini kaybeden 0900'lü hatların yeni alternatifi mi? Başı açık kadınları perdesiz eve benzetmek, hangi edebiyatın argosu? "İçkiye teşvik ediyor" diye bir spor klubünün adını değiştirmek, alkolün kana karışmasını da engeller mi? Tok karnına alınan "18'ini geçen herkese 3 silah" kararınız, aç bünyeleri çarparsa nolur?

Sayın RTE ve saz arkadaşları. Her gün yeni bir yıkılası "ucube"yle çıkıyorsunuz karşımıza. "Yok artık!" dediğimizi olduruyorsunuz. Tabiki dini, allahı sizden öğrenicek gariban yurttaşım. Olduruyorsunuz işte.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Your Supermarket Jesus


Bir gün Okan Bayülgen'in programını izliyorduk Di. ve ben.
Di: Ben bu adamı çok seviyorum yea.
Ben: Ben de ya.
Di: Ama ben Cem Yılmaz'ı sevmiyorum.
Ben: Niye ki? Ben onu da seviyorum.
Di: İyi espri yapan insanların zeki olduğunu söylerler, zeki bir insanın etliye sütlüye karışmaması olucak iş değil. Cem Yılmaz "ben siyasi fikir sahibi bir insan değilim" diyor. Madem zeki ve madem üreten bir zekası var, Türkiye gibi bir memlekette nasıl bunca şeye karşı susar?
Ben: Allah allah. Herkesin siyasi bir fikri olması gerekmez ki. Ayrıca olanı da paylaşmak istememesi çok normal. Çünkü para kazandığı iş, ciddiyetten fersah fersah ötede.

dedim dedim de bugün kafamda bir şey "dank" etti. Odtü'deki öğrenci-polis "çatışmasını" gördüğümde, patlamaya bu kadar yakın olduğumu bilmiyordum. Ciddi bir nefret patlaması yaşadım. İsyan ettim ama kime? neye? Polis kendi içinde tekil bir kelime olsa da, aslında bir güruhu, bir oluşumu temsil ediyor. Ve bugün ülkemizde ben polisin kimi kimden koruduğu konusundaki mefhumumu yitiriyorum. Polis devlet sayılıyor. Polise karşı gelmek, devlete karşı gelmek oluyor. Şu günün şu iğrenç şartlarında bu böyle evet. Ama hani bize ortaokulda "devlet nedir genşler?" dediklerinde biz de yavşak yavşak "devlet biziz. devlet herkeees." diye cevap verirdik ya. Yemişim öğrenilmiş çaresizliğinizi. Yemişim toplumsallığınızı. Yemişim egoizmin dibini boylayan gelecek kaygınızı. Artık ben de Cem Yılmaz'ı sevmiyorum. Zeki insanlar sahiden de kayıtsız kalamazlar. Çünkü "Kayıtsızlık, bir yok etme çabasıdır."