11 Eylül 2009 Cuma

BuEvrimDarwin'eTers


vakti zamanında, biz kapı önünde badminton-9 taş-9 aylık-ip atlamaca-ebelemece-saklanmaca-ortada kuyu var yandan geçmece oynarken, o sokak senin bu cadde benim bisiklet sürerken, sokakta küfürler öğrenip eve gelince "Anne! .... ne demek?" diye sorarken, günün en nefret ettiğimiz saatleri 20:00 iken, çünkü bu saatlerde yemek yemece ve haber programları izlemece yapılırken ve biz bitse de gitsek kıvamındayken, eve girmeden ayaklarımızı yıkarken, Kral TV'de DJ'ler varken, Barış Manço-Cem Karaca yaşarken, her akşam başka bir İnek Şaban filmini izleyerek uyuyakalırken, İkiz Kulelerin vurulmasına daha çok varken, ben haftada bir gözlüğümün camını kırarken, Baba demek Sigara İçen demekken, Anne demek Yemek Yapan demekken, alış-verişten nefret ederken, lunaparka bayılırken, Macarina en popüler şarkıyken, 3 kızdan 2'sinin belinde holilop dönerken( ve ben bunu asla beceremezken), para biriktirerek her şeyin alınabileceğini sanarken, yaşadığımız sokağı dünyanın merkezi sanarken, 30'lu yaşlardaki Annelere 40'lı yaşlardaki Babalara yaşlı derken, ayağa takılacak bir geçmişe sahip değilken henüz, hoyratça koşarken nereye olduğu farketmezken, terlemekten korkmazken, ter kokusundan gocunmazken....
o çocuklar vardı hayatımda, attıkları topla bir kez daha vurulabilmek için Anneme Babama isyan ettiğim çocuklar...boyları bana yakındı, yanakları pembeydi. bazıları beni çok severdi, evimizin önünden geçerken bisikletlerinin kornalarını çalarlardı. ben bazılarını çok severdim, onlar da beni sevsin diye her gece dua ederdim. bugün es kaza hepsiyle aynı anda karşılaştım. "Duygu'ya çocukluğunu hatırlatma günü" müydü bugün?! takvimde öyle bir şey yazmıyordu. yanakları pembe değil, dişleri sarı sigaradan. boyları da bana yakın değil, hepsi almış başını göğe doğru gitmiş. bazıları büyümüş, evlenmiş; bazıları yaşlanmış, baba olmuş. bir çoğunun ismini hatırlayamadım, geçmişime bu kadar yakın oldukları halde, bugünümden nasıl bu kadar ayrı düştüklerini anladım:
onlar geleceğin kavgasını veriyorlardı, bense hala bugünün. ben masalarında dönen muhabbete boş boş bakıyordum, onlar da elimdeki gazeteye. onlar dişiliğin evde oturarak pekiştireleceğini düşünüyordu, bense yatsı ezanı okunduğu halde evde oturmayan bir dişiydim. onlar Babalarının sözünden çıkmak için evlenmiş, söz geçirmek için Baba olmuşlardı; ben oturmuş benim yumurtamdan döllenmemiş çocuklarıma mektuplar yazıyordum. onlar "Adam ol!" diyordu, ben "İnsan ol!" diyordum.
bunları düşünürken garson sipariş almaya geldi. göğsümdeki Eros'u göstererek "Aaa dövmeniz ne kadar güzel! Maymun mu o?!" dedi.

2 yorum:

ealturk dedi ki...

bu 'adam olma' sorunsalı herhalde 20li yasların basından itibaren kendini gösteriyor,adam olmaktan çok 'birşey olma' çabası gibi.ve akan giden zaman seni yerinde saydırınca oluşan gelecek kaygısı.gelecek kaygısında yitirilen bugünlere selam olsun.

AmeliePoulain dedi ki...

evet hep diyorum: sonuca odaklanıp süreci kaçırma genç!